22 Ağustos 2009 Cumartesi

PAYLAŞMAK GÜZELDİR:

Günümüz insanının ihtiyaç duyduğu “Paylaşmak.” Sevinci, acıyı, kederi, hüznü paylaşmak… bilgiyi, sorumluluğu paylaşmak.. sevgi dolu bir yüreği, bir düşünceyi birbirimize açabilmek, bir tebessümü paylaşabilmek…özveri, fedakarlık ve güzellikler adına ne varsa harmanlayıp gönülden gönüle sunabilmek, yüreğimizin kapılarını herkese açabilmek…
“Ben”’i “Biz” yapan yüce dinimizin rahmet kaynaklı çağrılarına kulak vererek fakirlere, kimsesizlere el uzatmak ve Yüce Rabbimiz tarafından sayısız nimetlerle donatılıp cennet gibi ayaklarımızın altına serilen dünyayı bizlere zindan eyleyen hırs ve bencilliğimizi sorgulayacak “neyimizi paylaşamıyoruz?” sorusuna cevap aramak...
Oruç ve Kur’an ayı Ramazan, bir paylaşma mevsimidir. Yanıbaşımızdakinin ve uzağımızdakinin halini anlama zamanıdır. Öteki kavramını kaldırmak ve herkese bizden bir parça olarak bakmak gerekir. Çünkü hepimiz Hz. Adem’in çocuklarıyız, hepimizin artı ve eksileri var. O yüzden paylaşmacı, içtenlikli olmak ve kardeşlerimizle aramıza koyduğumuz mesafeleri kaldırmamız gerekir. Kimseyi yargılamadan, sınıflandırmadan bir duygu ortaklığı sağlamamız gerekir. İnancımız odur ki dini, daha derinden kavramaya ve dindarlık bilincimizi artırmaya çalışarak, aradığımız manevi dinginliğe ve iç huzuruna erişerek Ramazan ayını idrak edeceğiz.
Manevi arınma, yücelme, kendimizi sorgulama ve her an Rabbimizle olduğumuzu daha yakından hissettiğimiz Ramazan, bilgi dağarcığı ve gönül dünyamızı zenginleştirdiğimiz, milli birlik ve beraberliğimizi pekiştirdiğimiz bir aydır.
Zengin fakir iftar sofralarında, ekmeğimizi, aşımızı, çorbamızı, yüreğimizdeki sevgiyi, selam ve umudu paylaşalım. Allah’ın rızasını kazanabilmek için iyi ve güzel davranışları artırarak, geçici ve kötü şeyleri de terk ederek üzerimizdeki manevi kirlerden arınmaya çalışalım. Orucumuzu kimin için ve niçin tuttuğumuzu düşünerek zenginleştirelim. Bu ibadeti zihnimizle, duygu ve düşüncemizle, kalbimizle, gönül dünyamızla da ifa ederek koruyucu bir kalkan kılalım.
Ramazan ayının şahsımız, ailemiz, milletimiz, ülkemiz ve bütün insanlık için hayırlar, huzur ve barış getirmesini, bizleri manevi yönden yüceltmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

RAMAZAN AYI

Maddi ve manevi sayısız güzelliklerin yaşandığı Ramazan Ayı, ferdi hayatta dindarlığın, sosyal hayatta kaynaşma ve paylaşmanın yoğun olarak yaşandığı, oruç ibadeti ile iradelerin merhametle eğitildiği ve özgürleştiği, Kur’an-ı Kerim’in evrensel mesajını anlamak ve içselleştirmek için daha çok okunduğu müstesna bir zaman dilimidir.
Ramazan, İslâm’ın rahmetle yoğrulmuş adaletini, bilgi ve hikmetle bütünleşmiş ahlâkını bütün insanlığa gösteren Allah Resulü’nün, “İnanarak ve karşılığını yalnız Allah'tan umarak Ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş günahları bağışlanır" müjdesinin gerçekleşeceği rahmet ve bağışlanma mevsimidir.
Ramazan, dünyanın sayısız nimetleri içinde Allah’ın lütfuna mazhar olan insanın belli bir süre zarfında bunlardan kendini uzak tutarak, bir bakıma nimetin kadrini daha yakından bildiği, muhtaçların halini anladığı ve paylaşmayı öğrendiği oruç ayıdır.
Günümüzde, sahip olduğumuz insanî değerler erozyona uğramaya yüz tutmuş, sınırsız bir dünyevîleşme ve maddileşme benliğimizi kaplamış, bireysellik, bencillik, çıkarcılık, çekememezlik ve tahammülsüzlük gibi olumsuz değerler ilişkilerimizde öne çıkmış, bütün bu beşeri zaaflar toplumumuzda mutsuz, umutsuz, olumlu düşünemeyen ve paylaşamayan kişilerin sayısını artırmıştır. Ayrıca bütün dünyayı kasıp kavuran şiddet ve terör, işgaller ve hak ihlalleri, ayrımcılık, dinleri ve din mensuplarını hedef alan korku ve evham üretimleri insanlığın geleceğe olan umutlarını zayıflatmıştır.
Şüphesiz bu olumsuzluklar, aşınan ve kaybolan değerler karşısında yapılması gereken; özünde yaratanı tanıma ve yaratılanı sevme olan, inanç ve öğretileriyle 14 asırdır insanlığı aydınlatan yüce dinimiz İslâm’ın iyi anlatılması ve anlaşılmasıdır.
Ramazan ayı kaybettiğimiz bu değerleri yeniden kazanmak, özümüzde var olan iyilik ve insani duyguları fiiliyata geçirmek için önemli bir fırsattır. Çünkü baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket mevsimi olan bu günlerde iradeleri güçlendiren oruç; cömertliği, ikramı ve paylaşmayı öğreten iftar; ibadetin neşe ve coşkusunu bütün topluma yayan teravih; hayır ve bereketin ne olduğunu gösteren sahur; bütün bu yüksek değerlerin manevi dünyamızı kuşattığı Kadir Gecesi; akıl ve gönülleri manevi bir atmosferde zirveye taşıyan ve dini duygunun kolektif olarak paylaşılmasını sağlayan hatim ve mukabeleler; toplumun sosyal yaralarını saran zekât ve fitreler ve toplumun birlik ve beraberliğini pekiştiren bayram ile Ramazan ayı, dindarlığın, sosyal dayanışma ve kaynaşmanın yoğun olarak yaşanmasına, arınma ve yenilenme bilincimizin tazelenmesine vesile olan değerli bir zaman dilimidir.
Din ile olan sarsılmaz bağını asırlardır sürdüren milletimizin fertleri, onun kuşatıcı mesajları ile manevi dünyalarını inşa etmiş, dayanışma, paylaşma ve kaynaşma ile pekişen kardeşliği derinlemesine yaşamış ve yaşatmış, aynı zamanda sosyal ve kültürel hayatları bakımından canlı bir dönem haline getirmişlerdir. Fert ve toplum olarak birbirimizi anlamaya, birbirimize karşı dürüst olmaya, sevgi ve saygı göstermeye; elimizdeki malı, gönlümüzdeki sevgiyi, zihnimizdeki bilgiyi ve duamızı paylaşmaya; kişisel zaaflarımızdan kaynaklanan eksikleri ve hatalarımızı gidermeye gerçekten ihtiyacımız vardır.
Rahmet, bereket ve mağfiretle dolu ve ibadetlerin mükafatlarının sınırsız olarak verildiği bu manevi mevsimi çok iyi değerlendirelim. Çocuk, genç, yaşlı, kadın erkek hep birlikte cemaate iştirak ederek camilerimizi şenlendirelim..
Ramazan ayının şahsımız, ailemiz, milletimiz, ülkemiz ve bütün insanlık için hayırlar, huzur ve barış getirmesini, bizleri manevi yönden yüceltmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

İSRA VE MİRAC GECESİ

İlahi lütuflarla dolu olan mübarek Receb-i Şerif ayının 27. Gecesi Miraç Gecesi'dir. Yüce Rabbimizin lütuf ve keremi ile pek şerefli ve mübarek olan bu geceyi idrak etmiş bulunuyoruz. Kudsiyetiyle gönüllerimize feyiz ve bereket bahşeden Miraç kandilini tekrar idrak etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşamaktayız. Yüce Rabbimize sonsuz şükürler ve hamd ü senalar olsun. Miraç Kandili Müslümanların, sınırsız af ve merhamet sahibi olan Yüce ALLAH'a sığınarak günahlardan arındıkları, ilahi lütuf ve bereketlere eriştikleri müstesna zaman dilimlerinden birisidir. Mirac mucizevî bir hadisedir. Yüce Allah Peygamberlerini tebliğ ile görevlendirmiş, bunun beraberinde onları zaman zaman çeşitli mucizelerle de desteklemiştir. İşte Mirac, nübüvvetin 11. yılında çeşitli güçlüklerle mücadele ettiği bir esnada, Rabbimizin Sevgili Peygamberimize lütfettiği muhteşem bir moral desteğidir. Yüce Allah, bu gecede, Sevgili Peygamberimize mülkündeki kudretini ve tasarruflarını, varlık âleminin insanın idrak ve müşahede gücünün ötesindeki sırlarını yakından göstermiş ve bu gecede birçok lütuf ve ihsanını tecelli..ettirmiştir.Mirac hadisesi Hicret’ten bir yıl önce (Miladi 621..yılında)..vuku..bulmuştur. İki safhada gerçekleşen Mirac hadisesinin ilk bölümünde Cebrail (a.s.), Cenab-ı Hakk’ın izni ile Hz. Muhammed (a.s.)’i, “Burak”adı verilen bir binek vasıtasıyla, Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürdü. Bu gidiş hadisesine İSRA denir ve Kur’an-ı Kerim’in İsra Suresi’nin ilk ayetinde bu intikal şöyle anlatılır: “Kulu Muhammed’i bir gece Mescid-i Haram’dan kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Doğrusu O, her şeyi en mükemmel bir şekilde işitir ve görür.”Gecenin ikinci bölümüne ise Mirac denir ki, Sevgili Peygamberimiz, Kudüs’ten Cebrail eşliğinde göklere yükseltilmiş ve orada bazı Peygamberlerle karşılaşmıştır. Nihayet Rasulullah, meleklerin dahi aşamadığı sınırlardan girmeye müsade olunmuş ve Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıkmıştır. Bu safhada vaki olan hadiseler Peygamberimizin hadislerinde anlatılmış ve Necm suresindeki ayetlerle Mirac’ın sırlarına işaret edilmiştir.Mirac hadisesinin müminleri ilgilendiren yönü, oluş şeklinden daha çok ortaya çıkardığı neticesi ve bu neticeden alınması gereken derslerdir. İsra ve Mirac olayının, Müslümanlar için en önemli sonuçlarından birisi hiç şüphesiz, namazdır. Namaz müminlere bir Mirac hediyesidir. Nasıl ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) Mirac’ta, arada hiç bir vasıta olmaksızın Allah’la buluştu ise, mümin de namazda vasıtasız olarak doğrudan Rabbinin huzuruna çıkma imkânına sahiptir. Onun içindir ki, Sevgili Peygamberimiz “Namaz müminin mi’racıdır” buyurmuştur. Bundan dolayı namazda bir mümin, huşu içinde Rabbi ile irtibatını sağladıkça, namaz onun için Mi’rac olacak, her türlü kirden arınabilecek ve Hakk’a yol bulacaktır. Rabbimiz Mirac’da Sevgili Peygamberimize Bakara Suresinin son iki ayetini vahiy etmiş ve müminlerin, güç yetiremedikleri işlerden, unutmalarından veya hatalarından dolayı sorumlu tutulmayacakları belirtilmiştir. Ayrıca Mirac’ta, Allah’a şirk koşmak hariç, Rabbimizin dilemesi ile günahkârların affa mazhar olabilecekleri..müjdesi..verilmiştir. Mirac Kandilinin aydınlığını fırsat bilerek, yaptığımız yanlışlıklardan vazgeçmeliyiz. Günahlardan arınmalıyız. Allah sevgisi, insan sevgisi ile kalbimizi doldurmalı; yaratılanları hor görmemeliyiz. Hâsılı olgun bir mümin olmaya gayret göstermeliyiz.Fitne, fesat, tefrika, gıybet ve iftira gibi, insanları birbirlerine düşman eden kötülüklerden uzak durmalı, dargınlık ve kırgınlıkları ortadan kaldırarak, bir ve diri olmalıyız. “Müminler kardeştir”, “Tefrikaya düşmeyiniz” ilahi emirlerini hatırdan hiç bir şekilde çıkarmayarak cemaat..olma..şuurunu..geliştirmeliyiz.Bu mubarek gecede yapılacak en iyi ibadet Allah'ımızın bizlere hediye ettiği namaz hediyesini tozlu mazi raflarımızdan çıkarıp temizleyip paklayalım güzel kokular sürüp öpüp başımıza koymaktır..Günahlara tevbe etmek namaza başlamaya niyet etmek ve kılamadığımız namazlarımızı kaza etmektir.Umulur ki Allah u teala nasıl zamandan ve mekandan uzak her yeri görüp işitiyor ise bizim yüreğimizin pişmanlığını ve ibadetimizin ihlâsını öyle görür ve bize merhamet buyurup günahlarımızı affeder ve gönüllerimizdeki tir tir titreyen iman ateşini tutuşturur...……yok ben namazımı zaten kılıyorum diyorsanız…..
Selam va dua ile…
Gençağa EREN
2009

19 Haziran 2009 Cuma

MANEVİ İKLİMDE ÜÇ AYLAR

MANEVİ İKLİMDE ÜÇ AYLAR
Ömür sürecimiz içerisinde, bize verilen en büyük nimetlerden biri, gece ile gündüzün nimetlerinden faydalanmanın zirve imkânlarının sunulduğu bazı mevsimler vardır.Bunların başında üç aylar dediğimiz recep,şaban ve ramazan gelmektedir.Tabiatı dirilten ilkbahar mevsimi gibi manevi alanlarımızın en verimli zaman dilimi olan,üç aylar kalplerimizin manevî doyum ve duyum mevsimidir.
Takva, ihlâs, muhasebe, yakin,marufa sabır, masiyete direnme vb. değerler üç aylarda benliğimize yeniden dolar, âdeta tazeleniriz. Üç aylar, keşkelerin öğütülüp iradî başlangıçların yapıldığı anlardır..Bakmasını bilen, yürüyüşümüzün kafiyesinden varış hızımızı tayin edebilir Hz. Peygamber(s.a.s.)şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir.Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın.Körüğe gelince; ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” (Buhari, Büyü, 38)Ne güzeldir üç aylardan misk devşirmek takva libasımıza..Üç sırdaş ile on iki aylık uzun seyahatimizi kısa eylemek. Yorucu yokuşları düz eylemek.Üç sadık yâran ile yâre olan hasretimizi daha bir dillendirmek.Zikrimizi onların zikriyle, fikrimizi onların fikriyle tazelemek.Kaybolan umudumuzu gürül gürül kulağımıza okudukları reca âyetleriyle yeniden gün ışığına çıkarmak.Üç aylar Hakkın rahmetine bir sergidir.
Mevlânâ ne güzel der.“O’ndan iste, başkasından bir şey umma. Suyu deryada ara,ırmakta değil. Başkasından da istesen ihsan eden Hakk’tır Onun elini cömertliğe meylettiren de O’dur. (Mesnevi, IV/1203)Sadece ritüel kalıplarda üç ayları geçirmek değil, üç aylar sonrasında bize kifâyet edecek ilim irfanı da amele yoldaş kılarak biriktirebilmek.Neden oruç tutuyoruz, niçin regâib? Neden berat, neden miraç? Okumadan, dinlemeden,araştırmadan ucuz bir idrake müşteri olmamalıyız.Regaip dendiği anda hemen recep ayı ile yüz yüze geliyoruz.Recep dendi mi, şaban, o aklagelince de ramazanı hatırlıyoruz.Recep ayı nedir? Ona Efendimiz nasıl bir anlam yüklemiştir?Bu ay içinde bizi bekleyen sürpriz saadet anları neler,hangi hikmet bizi sahura kaldırıp nafile bir oruç için akşama kadar haramlardan bizi uzak tutuyor? Neden binlerce insan teravih namazına koşuyor? Kandil gecesini sair akşamlardan ayıran vasıf nedir?Receb’e rağbetimiz değil midir bizi Regaip Kandili’nin iman nurundan ışık devşirmeye yönelten sebep? Recep ayını da sair ayları da yaratan Rabbimize olan rağbetimiz ve yönelişimiz değil mi bizi regaibin hediyelerini feyizlerini almaya sevkeden? Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır. Üç aylarda değişik usul ve üslûplarla bir şekilde bu ayların ruhaniyetini insanlığa ilâhî bir ziyafet olarak armağan edebilmeliyiz.Mübarek gün ve geceler üç ayların künhüne vakıf olmak için ecdadımızın bu vadide ortaya koyduğu aşk terennümlerinden oluşan büyük mirasın izini sürmek gerekiyor.Üç ayları görmek, kelebeklerin ateşe daldığı gibi nisyana,gaflete dalış dakikalarımızda, ensemizde, önümüzde bizi ateşe düşmekten kurtarmaya çalışan Efendimizin şefkatli elini görmek demektir. Üç aylar, gençler için başarıya giden yolu ibadet refleksleriyle tezyin etmede keskin bir viraj...Büyük zaferlere vurgu yaparken küçük tedrici mihnetlerin kılavuzluğundanda nasiplendirmeliyiz nefsimiz ve neslimizi.Modernleştikçe yalnızlaşan,imkânları arttıkça ruhi hijyenini kaybeden günümüz nesilleri için üç aylara serpiştirilen bu eğitim önemlidir.Üç aylarda maddî aydınlığı tamamlar mahiyette camilerimizi, mescitlerimizi, halkı aydınlatma onlara rehberlik etme imkânı olarak iyi değerlendirelim.Tatil mevsimine denk gelen üç aylar içinde geleceğin büyükleri olan çocuklarımız camilerde Kur’an ile tanışsınlar. Kendi özbenliklerini, Kur’an’ı hecelerken,Efendimizi anarken keşfetsinler.Salât ü selâmlar ile kandillerde kâinata “Işık saçan bir kandil”(Ahzâb, 45-46) olan peygamberlerine saygılarını ifade etsinler.Ve dua.. Ellerimiz üç aylarda duaya kalksın..Tevekkülümüzü duaya devam, duada istikrar ile sınayalım... Duanın gücünü keşfedelim. Bütün âlemlerin ihtiyacını gören, herkese nimetini sebileden Rabbimizin bizim niyazlarımızı samimi dileklerimizi de duyacağı şuurunu yenileyelim.(Elestbezminde)kalu belada bizimle konuşan, bize değer veren Rabbimizle dualarımızda hasbihal edelim Perişan hallerimizden ötürü özür dileyelim. Islah dolu zamanlara ulaşmak için güç ve kuvvet isteyelim. Birlik ve dirliğimizin daimi olması için açalım ellerimizi rabbimize.Zira O, bizim sesimizi duymak istiyor...

selam ve duaile. Gençağa EREN

5 Haziran 2009 Cuma

AKIL IN… VE ÇEVRE NİN TEMİZLİĞİ

AKIL IN… VE ÇEVRE NİN TEMİZLİĞİ

İnsan ruh ve bedenden meydana gelir. İnsanı diğer canlılardan ayıran temel özellik; düşünmesi, akıl ve iradesi ile hareket etmesidir. Doğru düşünen, akıl ve iradesini güzel kullanan insanın davranışları da doğru ve güzel olur. Akıl temizliğinin ilk şartı, düşünceyi temiz tutmaktır. İnsan zararlı ve kötü düşüncelerden uzak kaldığı sürece, davranışlarına hakim olur. Çünkü, bütün hareketlerin önce düşünce safhası vardır. İyi veya kötü her davranış önce zihinde tasarlanır ve planlanır daha sonra uygulanır. Bu yüzden zihni güzel duygularla dolu olan insanın, ahlakı da güzelleşir. Ruhumuzu güzelleştirmek için çok okumalı ve bilgili bir kişi olmalıyız. Bilgi, insanın akıl ve iradesini güçlendirir. Kötü huy ve davranışların zararlarını ortaya koyar. Bilgili insanlar, iyi huyların kıymetini ve insanlar için yararlarını bilirler. Doğru ve yanlışı birbirinden ayırırken zorluk çekmezler. Kötülüklerden uzak kalmak için, insanın kendisini ikna etmesi gerekir. Bir hareketin kötülüğüne ve zararına inanan bir insan ondan daha iyi uzaklaşır. Akıl ve mantık, bilgi ve görgü ile beslenir. Manevi güzelliğin akıl temizliğinin göstergesi, güzel ahlaktır. En güzel ahlak kuralları ise İslam dini tarafından belirlenmiştir. Maneviyat ve akıl temizliğinin simgesi Güzel ahlakıyla Sevgili Peygamberimizdir. İslam'a gönül verenler, Onu örnek alır, Onun güzel huylarını benimser ve kalbini, ruhunu aklını temiz tutar. Müslümanlar olarak bizlerin amacımız ve gayretimiz de böyle olmalıdır
Yüce Allah, çevreyi insanın hizmetine vermiştir Öyle ise insan, kendisine hizmet eden caddelerin, sokakların, parkların, ormanların, akarsuların, göllerin, denizlerin, kısacası doğal çevrenin temiz tutulması ve korunmasıyla ilgilenmelidir Çünkü, insan olmadan çevre ve diğer canlılar rahatlıkla varlıklarını sürdürebilirler Fakat, çevre olmadan insanın varlığını sürdürmesi mümkün olmayabilir Kur’an’da iç ve dış temizliği yönünden arınanların Allah tarafından sevildiği bilinmeli ve böylece temizliğe devam edilmesi gerektiğini Ayetin öğretisiyle,“Şüphesiz Allah tövbe edenleri sever, temizlenenleri de sever" 1 devam etmeli
Hz Peygamber de çevreyle ve onun korunmasıyla ilgilenmiştir O’nun, insanın yakın ve uzak çevresini temiz ve sağlıklı tutması, korumasıyla ilgili fiilen yaptığı ve sözle ifade ettiği pek çok şey vardır Peygamberimiz (a s ),“Temizlik, îmanın yarısıdır” 2 anlamındaki hadisinde beden, elbise, mekan ve gıda temizliğini kastetmiş, temizliğe önem vermeyen kişilerin adeta imanının yarım olacağını vurgulamıştır
“Ümmetimin iyi ve kötü bü­tün amelleri bana arz edilip gösterildi İyi amelleri a­ra­sında, yoldan atılmış olan “eza”yı gördüm Kötü amelleri arasında ise yere gömülmemiş tükürük de var­­dı”3 Bu hadiste Hz Peygamber, çevre temizliği ya da çevrenin kirletilmesi konusunda en ufak bir ayrıntının bile iyilik ya da kötülük olarak hesap gününde karşımıza çıkacağına vurgu yapmaktadır Çoğu zaman, bir çikolatanın ambalajını, sigaranın izmaritini, çekirdek kabuğunu ya da kendimize göre önemsiz saydığımız bir şeyi yollara atıveririz Bundan hesaba çekileceğimiz aklımıza bile gelmez Ancak, bu davranış, bizce ufak bir hareket olsa da, onun içinde, dar anlamda kul hakkına, geniş anlamda da kamu hakkına varan bir sorumsuzluk ve duyarsızlık örneği yatmaktadır Öte yandan sokakta ufak bir çöp atığı gördüğü zaman üzülen, gücü nispetinde onları temizlemeye çalışan insanlar da vardır Her iki insan tipini göz önüne aldığımız zaman, olgun bir insanla sorumsuz davranan bir insan arasındaki farkı anlamış oluruz Peygamber Efendimizden gelen bir rivayet şöyledir: “Lânet edilen iki şeyden sakının!" buyurdular Ashab, “Lanet edilen iki şey ne­­dir?” diye sordular Hz Peygamber de, “İnsan­la­rın yo­­lu ve gölgelendikleri yeri hela olarak kul­lan­mak­tır” 4 buyurdu Günümüzde, insanların dinlenme ve piknik yeri olarak kullandıkları yeşil alan, ormanlık, ağaçlık veya park yerlerine, yiyecek ve piknik atıklarını bıraktıklarını ve bazı yerleri de tuvalet gibi kullanarak kirlettiklerini görünce; Hz Peygamber’in asırlar önce yaptığı bu uyarının ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz Dinimize göre; insanların çevreyi temiz tutmaları Peygamber Efendimizin ifadesiyle sadaka vermeye denk tutulmuştur Nitekim Hz Peygamber bir hadisinde, (İnsanlara) eziyet verici bir şeyi yoldan kaldırman sadakadır ”5 buyurmuştur Bu hadiste yapılması istenen “eziyet veren şeylerin giderilmesi” ifadesinin kapsamı gayet geniştir Yoldaki bir dikenden, evdeki bacadan çıkan kirlere; hayvan gübrelerinden atılan her türlü çöpe; arabanın eksozundan gürültüsüne; bağırarak konuşmadan kavgaya; kötü görünümlü olmadan edebe aykırı giyime kadar, maddi ve manevi hoşa gitmeyen rahatsız eden her şeyi kapsamaktadır Kültürümüzdeki “Arslan yattığı yerden belli olur” şeklindeki atasözümüz, çevre temizliğine verilen önemi göstermektedir Bu atasözünü geniş anlamda ele alırsak, bütün yer yüzü ve çevre insanlar için bir yataktır İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, kendi yatağını koruduğu gibi, toplumun yatağını, yani çevreyi de kirletmemesi ve koruması gerekir Çevrenin temiz tutulmasının amacı, yer yüzündeki canlıların hayatlarını sağlıklı bir şekilde sürdürmelerini sağlamaktır Zira bir insanın ya da canlının kendisine yüklenen görevleri sağlıksız bir ortamda yerine getirmeleri mümkün değildir Peygamberimiz çevre temizliğine gereken önemi vermiş, Müslümanlar da her zaman bu emir ve tavsiyelere uymaya özen göstermişlerdir. Çevreyi ve su kaynaklarını kirletmeme hakkındaki hadis-i şerifleri hatırlayalım: "Sizden biriniz sakın su içine idrar yapmasın. Belki o sudan sonra abdest alması veya gusletmesi icap eder. Yine sizden biriniz cünup olduğu zaman durgun suyun içine girerek yıkanmasın. O sudan bir kap ile alarak dışarıda yıkansın." "İşlek yol üzerinde konaklamayınız (oturmayınız, yatıp kalkmayınız). Yol üzerinde abdest bozmayınız." Efendimiz (sas); "Sakın lânete uğrayanlardan olmayınız," buyurunca, sahabeler, 'Bunlar kimlerdir?' diye sordular. Peygamberimiz de, "Herkesin gelip geçtiği yollara, gölgeliklere, su kenarlarına ve ağaçların altına abdest bozup kirletenlerdir." diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz (sas)'in bu konferanstan 1340 yıl önce, temiz içme suyu temin edilmesini teşvik eden sözlerine bakalım: "Yedi şeyin ecir ve sevabı kişiye ölümünden sonra da ulaşır, defteri kapanmaz, sevap yazılmaya devam eder: İlim öğretmek, su getirmek, kuyu kazdırmak, kitap vakfetmek, ölümünden sonra kendisine arkasından dua edecek hayırlı çocuk yetiştirmek..." Peygamberimiz insanlara temiz su sağlamanın sadece dünyada değil, ahirette de büyük faydalar sağlayacağını, açık bir şekilde dile getirmiştir.şu dizeler yazımızı sonlandıralım.

TEMİZLİK
Ağaçlara bakın, nasıl temizdir,Ya çiçekler, temizlikten titreşir;Güneş tüylü kuşlar nasıl parıldarTemizlikle; çocuk gibi yıldızlarNasıl temiz temiz mavi göklerdenBakışırlar; bulut dağdan geçerken,Dalga yerden yükselirken nasıl birTemiz yüzlü elmas çiçek gibidir.Hayvanları seyrediniz : HepsininTemizliktin en büyük işi, bilin..Kedi, köpek yalanarak temizlerVücudunu; hele bütün annelerYavruları dilleriyle yalarlar;Kaplan bile yavru kaplanı yıkar.Koca manda su gördü mü atılır,Dalgaların sürüsüne katılır,Saatlerce yüze yüze yıkanır;Temiz olmak bir vazife, bir haktır!Yaşamak mı istiyorsun, temizlen,Güzel çocuk, sakın kirli olma sen!Geri kalma ottan, kuştan, hayvandan,Sonra kimse sevmez seni, afacan..Dinimizce, "İmandandır nezafet!"Çocukları temiz olan bir millet,Her milletin hürmetini kazanır.Temiz olmak bir vazife, bir haktır,Temiz olun kuşlar, güller gibi siz!Melek olan temizliği çok sever,Kalbinize benzemeli çehreniz,Yoksa öpmez sizi cici anneler! 6
Selam ve dua ile
Gençağa EREN
1(Bakara, 2/222)
[2] Müslim,Tahare, 1, I, 203
[3] Müslim, Mesâcid, 57, I, 390
[4] Müslim, Tahare, 68, I, 226
[5] Müslim, Zekât, 56, I, 699
[6] Ali Ekrem BOLAYIR Dr Abdullah Manaz makalesi
Yaralanılan kaynaklar: :
Necmettin Çepel, Doğa Çevre Ekoloji ve İnsanlığın Ekoloji Sorunları, s 38 Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 1992
Ruşen Keleş, Can Hamamcı, Çevrebilim, s 28 İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2002

23 Mart 2009 Pazartesi

MEDİNE'YE HİCRET'İ ANLAMAK

MEDİNE'YE HİCRET'İ ANLAMAK

Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, Müslümanları, müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlanğıcı olmuştur. Peyğamber Efendimiz görevinin gereği olarak insanları İslâm'a davetetmeye başlamıştır.Müslümanların sayısı günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu. Ancak Mekke'de Kureyş kabilesinin ileri gelenleri bundan endişe duyuyor, toplum üzerindeki hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden korktukları için O'na engel olmaya çalışıyorlardı. Müslümanlara zulmediyor, akıl almaz işkenceler yapıyorlardı. Müslümanlara karşı takındıkları tavır karşısında, Peyğamber Efendimiz hiçbir zaman yılmadı, İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı düşündü.
Müşriklerin, tahammülü çok ğüç olan bu zulümleri karşısında, Mekke'de Müslümanlar korunamaz hale gemişlerdi. İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmını, gördükleri eziyet yüzünden Peyğamber Efendimiz in bilgisiyle vatanların terk ederek ilk olarak Habeşistan'a hicrete mecbur bırakılmış daha sonrada Medine nin yolları onlara görünmüştü. Müslümanlar gizlice ve küçük gruplar halinde, kısa zamanda, Mekke'den Medine'ye hicret ettiler. Yanlızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali'yi, Hz. Peygamber Mekke'de alıkoymuştu.
Müşrikler Medine'nin kuvvetli bir İslâm merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını anladılar. Konuyu tartışmak ve bir hal çâresi bulmak üzere "Dâru'n - Nedve" denilen yerde toplandılar. Uzun uzun görüştüler ve tartıştılar. Sonunda, Peygamberimiz (s.a.s.)'i öldürmeye karar verdiler. Kendilerince çok gizli olarak aldıkları bu karar ve plânlarından Kur'an-ı Kerimde şöyle bahsedilmektedir; "İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı..." [1]
Müşriklerin bu korkunç plânlarını Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz'e haber verdi: "Bu gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında yatmayacaksın, evini terk edeceksin..." dedi. Böylece Hz. Peygamber'e hicret için izin verildi. Peygamberimiz Hz. Ali'yi çağırdı: "Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu emânetleri sahiplerine ver. Ondan sonra sen de hemen gel" dedi. Ortalık kararınca, Kureyş'in seçme cânileri evin etrafını sardılar. Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi. Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem'in yatağına yattı. Hz. Peygamber eline bir avuç kum alıp evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı. Saçılan kum taneleri, cânilerden her birine isâbet etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı
Rasûlü Ekrem gece evinden ayrıldıktan sonra Kabe'yi tavaf etti. Sonra doğduğu yerden ayrılış hüznünü ifade eden şu sözleri söyledi. "Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve en bana sevimli yerisin. Eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım senden ayrılmazdım." Ertesi gün öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın emriyle beraber Medine'ye hicret edeceklerini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir'le birlikte Mekke'den çıkıp, Sevr Dağı'na gelerek oradaki mağarada saklandılar. Kureyş'in araması bitinceye kadar, üç gün üç gece mağarada kaldılar. Hz. Peygamber'i ve Ebû Bekir'i arayanlar, iz sürerek nihâyet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla: "Ya Resûlâllah, eğilip baksalar, bizi görecekler" demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir" İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah'tır, hiç endişe edilir mi?" Resûlüllah'a ilk vahiy Hîra (Nûr) dağındaki mağarada gelmişti. Hiradaki mağara ile Serv'deki mağara arasında geçen müddet, Hz.Peygamberin, Peygamberlik hayatının Mekke devrini teşkil etmişti. Sevr dağındaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke devrinin sonu, Medine devrinin başlanğıcı olmuştur.
Hz. Peygamberi Medine'ye yaya yürüyüşle 1 saat uzaklıkta Kubâ köyünde karşıladılar. Peygamberimiz burada, Amr b. Avf oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı. Bu esnâda Kur'an-ı Kerim'de "takvâ üzere yapıldığı"[2] bildirilen Kubâ Mescidini binâ etti ve burada namaz kıldı. Hz.Peygamber'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kubâ'da iken kafileye yetişti. 14 gün sonra, bir Cuma günü Peygamberimiz devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti. Yolda "Sâlim b. Avfoğulları"na ait "Rânûna Vâdisi"nde öğle vakti oldu. Hz. Peygamber, burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk cuma namazını kıldırdı. Bu ilk cuma hutbesinde, Sevgili Peygamberimiz, İslâm'ın bazı temel prensiplerine temas ettiği için, burada nakletmeyi faydalı görüyorum; Rasûl-i Ekrem, birinci hutbeye Allah'a hamd ve senâ ederek başladı ve şöyle devam etti: "Ey insanlar, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak,gizli ve âşikar çok sadaka vermek suretiyle O'nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrar elde edersiniz." Biliniz ki, Cenâb-ı Hak, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum yerde cuma namazını kıyâmete kadar, üzerinize farz kıldı. kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiçbir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesini, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder[3]Ey insanlar, âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun". Hz. Peygamber, birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra, ikinci hutbede de şunları söylemiştir: "Hamd Allah'a mahsustur.. Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'an-ı Kerim) dir. Allah'ın, kalbini Kur'an ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'an-ı, diğer sözlere tercih eden kimse felâh bulup kurtulmuştur. Allah'ın sevdiğini seviniz Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" Cuma namazından sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine'ye hareket etti.. Rasûl-i Ekrem'in anne tarafından akrabası olan Neccâroğulları, O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Ensâr'ın ileri gelenleri O'na yaklaşarak:Ey Allah'ın Resûlü! İşte evlerimiz, işte mallarımız, işte canlarımız emrinize hazır" dediler. Peygamberimiz, onları taltif ve gönüllerini hoş ederekyolunadevam etti"Veda tepesinin sırtlarından ay doğdu üstümüze, Allah'a davet eden bulundukça şükretmek vacip oldu bize) Medine halkı, Resûlüllah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiçbir şeyden duymamıştı.
Hicretle, 23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık "Mekke Devri" sona ermiş, 10 yıllık "Medine Devri" başlamıştır.
Yine Sevgili Peygamberimiz, Mekke'den gelen göçmenlerle Medine'li Müslümanlar, yani "Muhacirler" ile "Ensar" arasında kardeşlik kurmuştu. Bu kardeşlik esasına göre, Medine'li Müslümanlar mallarının yarısını göçmen kardeşlerine vermişlerdi ki, tarihte bu dayanışma ve yardımlaşmanın bir benzerini daha göstermek mümkün değildir. Böylece, Medine şehrinde ilk İslâm topluluğu, kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerine oluşmaya başlamıştır. Böylece Hicret, ilk Müslümanların, sıkıntılı günlerden kurtulmalarına ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplum hayatına kavuşmalarına vesile olmuştur. Ayrıca İslâmiyet, Mekke şehri hudutları dışına Hicret'le taşmış ve bu güneş, dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır. . Bu itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği esnâsında, Hz. Peygamber'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi "Hicri-Kamerî Takvim" için "takvim başı" olarak kabul edilmiştir
Hicret, Peygamber(sav)’ın diliyle; “Allah’ın yasaklarından kaçmaktır”[4] Hicret, müminlerin kendi içini fethetmesi, her türlü küfür, şirk ve nifak, sille tokat dışarı atması, karanlıktan nura çıkmasıdır.
Hicret, İslam davasının hedefe ulaşmasında bir dönüm noktasıdır. İnsanı inanmaktan ve inancının gereklerini yerine getirmekten alıkoymanın mümkün olmadığı hicretle gösterildi. Tenin aç bırakılabileceği, bedenin zincirlere vurulabileceği, dillerin susturulabileceği, ellerin bağlanabileceği fakat kalplerin ve haykıran gönüllerin susturulamayacağı hicret ile ortaya konuldu
Hicret, zulme boyun eğmeme iradesi, zilleti kabul etmeme ve bu yolda her türlü fedakârlığa katlanabilmedir. İyiliği hâkim kılma mücadelesi, İslam’ın damgasını zamana ve mekâna vurma gayretidir. Hicret aftır, müsamahadır. Kılıç sallayana bir demet gülle karşılık vermedir. Şiddete karşı mülâyemet, hiddete karşı tebessüm, afta cömertliktir. Başkası adına candan vazgeçebilmenin tarihteki eşsiz fedakârlık ve samimiyet örneğidir. Hicret, hasmından intikam almayı değil, ona İslam”ı anlatmayı ve onu kazanmayı üstün tutmaktır. Dağınıklıktan, bölünmüşlükten, ayrılıktan, nifaktan, fitne ve fesattan bıkıp usanmış olanlara Rasulullah’ın uzattığı bir eldir

Değerli dostlar..… Her daim küfürden islama , kötülükten iyiliğe, günahtan sevaba, isyandan itaate hicret etmeli haramlara elveda demeliyiz,Hayatımız boyunca Ensar ve Muhacir kardeşliğini ilke edinmeliyiz
Selam ve dua ile . 09/01/2009
Gençağa EREN

[1] [1](Enfâl, 30)
[2] Tevbe, 108
[3] İbn-i Mâce, Sünen, C. 1, S. 343. (Hadis No: 1081)
[4] -Tecridi Sarih Tercümesi cilt 1 N:10

KÖTÜLÜKLERDEN KORUYUCU KALKAN OLARAK NAMAZ;

KÖTÜLÜKLERDEN KORUYUCU KALKAN OLARAK NAMAZ;
Değerli dostlar
İslam dininin beş temel esasından biriside namazdır. Bir takım hareketler ve belirli okuyuşlarda, mana ağırlığıyla yerine getirilen bir ibadet olan namaz, imanın göstergesi kalbin ışığı, bunalan ruhların şifası, sıkıntıya düşen gönüllere huzur veren, kalplere sorumluluk duygusu yükleyen ve mümini huzura kavuşturan manevi bir sığınaktır.
Namaz tam anlam derinliğiyle, doğru bir duruşla, samimi ifade ile huşu içerisinde, doğru zamanda, samimiyetle kılınan namaz hem Allah’ın rızasını kazandırır. Hem de kulu her türlü kötülükten uzaklaştırır. Nitekim hutbemizin başında okuduğum ayette yüce Allah şöyle buyuruyor; “kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayatsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak(olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı biliyor”.1
Namaz’a hazırlanış da yapılması gerekli kılınan Gusül, abdest, elbise ve yer temizliğinin, sosyal hayat ve vücut sağlığı bakımından faydaları pek çoktur. Bu hazırlıklar manevi boyutuyla oldukça önemlidir. Peygamberimiz hadislerinde….. “Şu bir gerçek ki biriniz abdest aldığında bunu güzel yapar. Namaz kılmak içinde mescide giderse, mescide girene değin attığı her adım için Allah onun derecesini yükseltir bir hatasını siler” 2 Diğer bir hadiste ise; “ Beş vakit namaz kılan, evinin önünde bol miktarda akan tatlı bir suya günde beş defa dalıp yıkanan gibidir. Bu adamda kir namına bir şey kalır mı ? ” dedi “hayır bir şey kalmaz” dediler. Resulullah;
“ suyun kiri giderdiği gibi, beş vakit namaz’da günahları yok eder buyurdu.” 3
İbadet şuuru ile kılınan namaz, bir takım olumsuz özellikleri yıkayıp temizlemekle kalmaz. Ayrıca olumlu ve güzel nitelikler kazandırır. Namazın biz müminler üzerindeki etkinliklerini şöyle sıralayabiliriz.
Namaz; Mümini Allah katına yükseltip O’na kavuşturan bir miraçtır.
Namaz; Mümini Ruhen Yücelten, onu maddi manevi kir ve paslardan arındıran, fahşa ve münkerden alıkoyan, nefsin ve şeytanın esaretlerinden kurtaran, kibir, gurur ve bencillik gibi hastalıkları tedavi eden, vakar ve tevazu duygularını artıran mükemmel bir ibadettir.
Namaz: mümini gerçek özgürlüğüne kavuşturan, ruhi bir inkılâp nefse karşı kazanılan bir zaferdir.
Namaz; Fani ve fena olan şu dünyadan, edebi olan ilahi âleme açılan bir pencere ahirette ilk sorgudur.
Namaz; Günlük hayatın akışını beş kez durdurup düzenleyen, vakti en verimli en yararlı bir biçimde kullanmayı sağlayan bir hayat nizamnamesidir.
Namaz; Dua, zikir, tövbe, şükür, hamd, tesbih, tenzih gibi öğeleriyleri mümini eğiten ve olgunlaştıran bir ibadetler bütünüdür.
Namaz; Müminin günlük faaliyetleri hakkında düzenli olarak Rabbine hesap vermesini sağlayan bir otokontrol mekanizmasıdır.
Namaz: Üzgün ve yorgun gönüllerin şefkatli bir el tarafından okşanışıdır.
Biz müminleri her türlü kötülüklerden koruyan namaz, devamlı ve sürekli ifa edildiğinde, Yüce Rabbimizin namaz la murad ettiği hikmetlere kavuşturur. Hiçbir meşgale onun kılınmasına engel değildir. Namaz her halde, her ortamda ve her durumda terk edilmemelidir. Hutbemi şu dizelerde bitiriyorum.
Darlıkta da, bollukta da, namaz!
Meşguliyette de, boşlukta da, namaz!
Hastalıkta da, sıhhatte de, namaz!
Fakirlikte de, zenginlikte de, namaz!
Yolculukta da, evindeyken de, namaz!
İhtiyarlıkta da, gençlikte de namaz!
Hâsılı; Hiçbir bahane ve hiçbir gerekçe namazı terk etmeyi gerektirmez.


1 Ankebut, 45 D.İ.B. Kur’an Meail 2003
2 Buhari namaz 299 Y. Şafak yay. İst. 2004
3 Müslim taharet 227 irfan yay. İst. 1988

DUA

DUA:Kuldan rabbe yükselen tatlı bir nağme,bilginin değil,halin ölçüsü…Yarabbi zatı uluhuyyetine hamdu senalar olsun.Habibi edibin iki cihan serveri Muhammed Mustafa’ya salatu selam olsun.Yarabbi.!Kur’an dan okunan surei Celileleri ve mevlidi şerif esnasında getirilen selavatı Şerifeleri, dergahı izzetinde kabul eyle…Hasıl olan ecri ve sevabıBaşların tacı,gönüllerin ilacı,nurların dergahı,sırların naşiri,önderimiz,rehberimiz Muhammed Mustafa(s.a.v)’in ravzai mudahharalarına acizane fakirane ihda eyledik sen vasıl eyle…Hasıl olan diğer ecri,peyğamberimizin alinin,ashabının,evliyaların,enbiyaların,şehitlerin,ğazilerin ve dini islama,devletimize,milletimize hizmet edenlerin cümlesininde ruhlarına hediye eyledik sen vasıl eyle…Nesilleri tükenmiş başlıkları silinmiş bizlerden dua bekleyen bütün mü’minlerinde ruhlarına bağışladık rabbimiz sen haberdar eyle…Yarabbi.!tilavet edilen kur’anın ve (mevlidi şerifin) okunmasına sebeb olanların ahirete göçmüş olan cümle yakınlarının ruhuna hediye eyledik sen vasıl eyle…Yarabbi..! burada bulunup amin diyen bu cemaatinde ahirete göçmüş olan bütün yakınlarınında ruhlarına bağışladık sen haberdar eyle.. Yarabbi..! cümlemizin ahirete intikal edenlerimize rahmet eyle.. Kabirlerini cennetden bir bahce eyle..Sualllerini asan,cevaplarını muktedır eyle..Amellerini onlara faydalı eyle..Yarabb,.!sana gönlümüzü,avuçlarımızı açtık,kapına geldik,bizlere rahmet ve sabır yeğdır,ayaklarımıza sebat ver,inkarcılara karşı bizleri muzaffer eyle…Allah’ım..nefsimize celalinle,kalbimize cemalinle,hayatımıza hikmetinle,hatalarımıza rahmetinle muamele eyle.İbadet ve ıtaatlerimizi kabul,tevbe ve dualarımızı makbul eyle…Yarabbi..! bizleri sana iyi kul sevgili habibine ümmet eyle..Yarabbi..!kur’anı bizlere dünyada arkadaş,kabirde yoldaş,kıyametde şefaatçi,sırat köprüsünde nur,cehenneme karşı perde,cennete girmede rehber eyle…Yarabbi..! bizleri senin yolundan alıkoyacak,birliğimizi bozacak,elemden,kederden,beladan,kazadan,fitneden,fucurdan uzak,şeytanın şerrinden emin eyle..Allah’ım hastalığı artan,şifası güçleşen,derdine çare arayan,ümmeti Muhammed’in dertlilerine deva,hastalarına şifa,borçlularına ödeme kolaylığı ver..Yarabbi..! dünyanın farklı bölgelerinde ilim,ilim inleyen Müslümanlara yardım eyle..onların halinden bizleri sorumlu tutma yarab…Kafirin,müşrikin,münafığın ve zulum edenlerin kurdukları tuzakları başlarına çevir,heveslerini kursaklarında bırak…Yarabbi..! Ölüm ve ötesini bizlere mübarek eyle..ölüm haliyle hallenip son nefese geldiğimizde aşk ile buyurun (eşhedu ella ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu veresuluhu)diyerek çene kapamayı,huzuruna gelmeyi bizlere nasip eyle..Yabbi.! burada amin diyen Müslümanları işlerinde muvaffak eyle..rızıklarımızı helal, ömrümüzü etval ömürle muammar eyle..Çekişmelerimizi hayra nizalarımızı sulha, ve kırğınlıklarımızı sevgi ve dosluklara tebdil eyle…Yarabbi.! Ömür günleri tükendiği halde nefsi ğaflet.günah ve faydasız amel sahalarında başı boş yaşamaya devam eden kullarına merhamet eyle..Gönüllerimizdeki imanı daim,amellerimizi Salih eyle.. Allah rıza için,peyğamberimizin ,iman ehlinin, birlik ve beraberliğimiz,sağlık sıhhatimiz için…EL fatiha.
G.EREN
İmam hatip

22 Mart 2009 Pazar

40 HADİS

40 HADİS
1
اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ
(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.
Müslim, İmân, 95.
2
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
İslâm, güzel ahlâktır.
Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.
3
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.
Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
4
يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا
Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
5
إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:
إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ
İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.
Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
6
اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
7
لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.
8
اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا
وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ
Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
Tirmizî, Birr, 55.
9
إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
10
اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ
İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
11
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ
Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
12
عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ
بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
13
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.
14
لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
15
اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
16
لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا
İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.
Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.
17
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.
18
لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا
وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ
Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.
Buhârî, Edeb, 57, 58.
19
إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا
Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.
Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.
20
لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ
(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.
Tirmizî, Birr, 58.
21
تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ
(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.
Tirmizî, Birr, 36.
22
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.
Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;
Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.
23
رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.
Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.
Tirmizî, Birr, 3.
24
ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:
دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ
Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:
Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evladına duası.
İbn Mâce, Dua, 11.
25
مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir
hediye veremez.
Tirmizî, Birr, 33.
26
خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.
Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.
27
لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا
Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı
göstermeyen bizden değildir.
Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.
28
كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.
Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.
29
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
30
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.
Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.
31
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ
Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;
ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.
Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.
32
اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ
Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden
veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle
geçiren kimse gibidir.
Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;
Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.
33
كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ
Her insan hata eder.
Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.
Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.
34
عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ
Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.
Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.
35
مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا
Bizi aldatan bizden değildir.
Müslim, Îmân, 164.
36
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe)
cennete giremezler.
Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.
37
أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.
İbn Mâce, Ruhûn, 4.
38
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ
طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.
Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.
39
إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ
وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
40
اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ
Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.
Tirmizî, Cum’a, 80.

MEDİNE'YE HİCRET'İ ANLAMAK

MEDİNE'YE HİCRET'İ ANLAMAK

Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, Müslümanları, müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlanğıcı olmuştur. Peyğamber Efendimiz görevinin gereği olarak insanları İslâm'a davetetmeye başlamıştır.Müslümanların sayısı günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu. Ancak Mekke'de Kureyş kabilesinin ileri gelenleri bundan endişe duyuyor, toplum üzerindeki hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden korktukları için O'na engel olmaya çalışıyorlardı. Müslümanlara zulmediyor, akıl almaz işkenceler yapıyorlardı. Müslümanlara karşı takındıkları tavır karşısında, Peyğamber Efendimiz hiçbir zaman yılmadı, İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı düşündü.
Müşriklerin, tahammülü çok ğüç olan bu zulümleri karşısında, Mekke'de Müslümanlar korunamaz hale gemişlerdi. İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmını, gördükleri eziyet yüzünden Peyğamber Efendimiz in bilgisiyle vatanların terk ederek ilk olarak Habeşistan'a hicrete mecbur bırakılmış daha sonrada Medine nin yolları onlara görünmüştü. Müslümanlar gizlice ve küçük gruplar halinde, kısa zamanda, Mekke'den Medine'ye hicret ettiler. Yanlızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali'yi, Hz. Peygamber Mekke'de alıkoymuştu.
Müşrikler Medine'nin kuvvetli bir İslâm merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını anladılar. Konuyu tartışmak ve bir hal çâresi bulmak üzere "Dâru'n - Nedve" denilen yerde toplandılar. Uzun uzun görüştüler ve tartıştılar. Sonunda, Peygamberimiz (s.a.s.)'i öldürmeye karar verdiler. Kendilerince çok gizli olarak aldıkları bu karar ve plânlarından Kur'an-ı Kerimde şöyle bahsedilmektedir; "İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı..." [1]
Müşriklerin bu korkunç plânlarını Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz'e haber verdi: "Bu gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında yatmayacaksın, evini terk edeceksin..." dedi. Böylece Hz. Peygamber'e hicret için izin verildi. Peygamberimiz Hz. Ali'yi çağırdı: "Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu emânetleri sahiplerine ver. Ondan sonra sen de hemen gel" dedi. Ortalık kararınca, Kureyş'in seçme cânileri evin etrafını sardılar. Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi. Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem'in yatağına yattı. Hz. Peygamber eline bir avuç kum alıp evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı. Saçılan kum taneleri, cânilerden her birine isâbet etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı
Rasûlü Ekrem gece evinden ayrıldıktan sonra Kabe'yi tavaf etti. Sonra doğduğu yerden ayrılış hüznünü ifade eden şu sözleri söyledi. "Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve en bana sevimli yerisin. Eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım senden ayrılmazdım." Ertesi gün öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın emriyle beraber Medine'ye hicret edeceklerini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir'le birlikte Mekke'den çıkıp, Sevr Dağı'na gelerek oradaki mağarada saklandılar. Kureyş'in araması bitinceye kadar, üç gün üç gece mağarada kaldılar. Hz. Peygamber'i ve Ebû Bekir'i arayanlar, iz sürerek nihâyet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla: "Ya Resûlâllah, eğilip baksalar, bizi görecekler" demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz: "Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir" İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah'tır, hiç endişe edilir mi?" Resûlüllah'a ilk vahiy Hîra (Nûr) dağındaki mağarada gelmişti. Hiradaki mağara ile Serv'deki mağara arasında geçen müddet, Hz.Peygamberin, Peygamberlik hayatının Mekke devrini teşkil etmişti. Sevr dağındaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke devrinin sonu, Medine devrinin başlanğıcı olmuştur.
Hz. Peygamberi Medine'ye yaya yürüyüşle 1 saat uzaklıkta Kubâ köyünde karşıladılar. Peygamberimiz burada, Amr b. Avf oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı. Bu esnâda Kur'an-ı Kerim'de "takvâ üzere yapıldığı"[2] bildirilen Kubâ Mescidini binâ etti ve burada namaz kıldı. Hz.Peygamber'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kubâ'da iken kafileye yetişti. 14 gün sonra, bir Cuma günü Peygamberimiz devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti. Yolda "Sâlim b. Avfoğulları"na ait "Rânûna Vâdisi"nde öğle vakti oldu. Hz. Peygamber, burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk cuma namazını kıldırdı. Bu ilk cuma hutbesinde, Sevgili Peygamberimiz, İslâm'ın bazı temel prensiplerine temas ettiği için, burada nakletmeyi faydalı görüyorum; Rasûl-i Ekrem, birinci hutbeye Allah'a hamd ve senâ ederek başladı ve şöyle devam etti: "Ey insanlar, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak,gizli ve âşikar çok sadaka vermek suretiyle O'nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrar elde edersiniz." Biliniz ki, Cenâb-ı Hak, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum yerde cuma namazını kıyâmete kadar, üzerinize farz kıldı. kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiçbir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesini, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder[3]Ey insanlar, âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun". Hz. Peygamber, birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra, ikinci hutbede de şunları söylemiştir: "Hamd Allah'a mahsustur.. Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'an-ı Kerim) dir. Allah'ın, kalbini Kur'an ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'an-ı, diğer sözlere tercih eden kimse felâh bulup kurtulmuştur. Allah'ın sevdiğini seviniz Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun" Cuma namazından sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine'ye hareket etti.. Rasûl-i Ekrem'in anne tarafından akrabası olan Neccâroğulları, O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Ensâr'ın ileri gelenleri O'na yaklaşarak:Ey Allah'ın Resûlü! İşte evlerimiz, işte mallarımız, işte canlarımız emrinize hazır" dediler. Peygamberimiz, onları taltif ve gönüllerini hoş ederekyolunadevam etti"Veda tepesinin sırtlarından ay doğdu üstümüze, Allah'a davet eden bulundukça şükretmek vacip oldu bize) Medine halkı, Resûlüllah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiçbir şeyden duymamıştı.
Hicretle, 23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık "Mekke Devri" sona ermiş, 10 yıllık "Medine Devri" başlamıştır.
Yine Sevgili Peygamberimiz, Mekke'den gelen göçmenlerle Medine'li Müslümanlar, yani "Muhacirler" ile "Ensar" arasında kardeşlik kurmuştu. Bu kardeşlik esasına göre, Medine'li Müslümanlar mallarının yarısını göçmen kardeşlerine vermişlerdi ki, tarihte bu dayanışma ve yardımlaşmanın bir benzerini daha göstermek mümkün değildir. Böylece, Medine şehrinde ilk İslâm topluluğu, kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerine oluşmaya başlamıştır. Böylece Hicret, ilk Müslümanların, sıkıntılı günlerden kurtulmalarına ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplum hayatına kavuşmalarına vesile olmuştur. Ayrıca İslâmiyet, Mekke şehri hudutları dışına Hicret'le taşmış ve bu güneş, dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır. . Bu itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği esnâsında, Hz. Peygamber'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi "Hicri-Kamerî Takvim" için "takvim başı" olarak kabul edilmiştir
Hicret, Peygamber(sav)’ın diliyle; “Allah’ın yasaklarından kaçmaktır”[4] Hicret, müminlerin kendi içini fethetmesi, her türlü küfür, şirk ve nifak, sille tokat dışarı atması, karanlıktan nura çıkmasıdır.
Hicret, İslam davasının hedefe ulaşmasında bir dönüm noktasıdır. İnsanı inanmaktan ve inancının gereklerini yerine getirmekten alıkoymanın mümkün olmadığı hicretle gösterildi. Tenin aç bırakılabileceği, bedenin zincirlere vurulabileceği, dillerin susturulabileceği, ellerin bağlanabileceği fakat kalplerin ve haykıran gönüllerin susturulamayacağı hicret ile ortaya konuldu
Hicret, zulme boyun eğmeme iradesi, zilleti kabul etmeme ve bu yolda her türlü fedakârlığa katlanabilmedir. İyiliği hâkim kılma mücadelesi, İslam’ın damgasını zamana ve mekâna vurma gayretidir. Hicret aftır, müsamahadır. Kılıç sallayana bir demet gülle karşılık vermedir. Şiddete karşı mülâyemet, hiddete karşı tebessüm, afta cömertliktir. Başkası adına candan vazgeçebilmenin tarihteki eşsiz fedakârlık ve samimiyet örneğidir. Hicret, hasmından intikam almayı değil, ona İslam”ı anlatmayı ve onu kazanmayı üstün tutmaktır. Dağınıklıktan, bölünmüşlükten, ayrılıktan, nifaktan, fitne ve fesattan bıkıp usanmış olanlara Rasulullah’ın uzattığı bir eldir

Değerli dostlar..… Her daim küfürden islama , kötülükten iyiliğe, günahtan sevaba, isyandan itaate hicret etmeli haramlara elveda demeliyiz,Hayatımız boyunca Ensar ve Muhacir kardeşliğini ilke edinmeliyiz
Selam ve dua ile . 09/01/2009
Gençağa EREN

[1] [1](Enfâl, 30)
[2] Tevbe, 108
[3] İbn-i Mâce, Sünen, C. 1, S. 343. (Hadis No: 1081)
[4] -Tecridi Sarih Tercümesi cilt 1 N:10